22 Nisan 2012 Pazar

Kendime Yeni Ay’da mektuplar

Ucunu gördüğümü sandığım bir yere yürüyorum. Adımlar zorlaştıkça, yaklaştım sanıyorum, halbuki her seferinde varacağımı sandığım yerin şekli, ismi, rengi, kokusu değişiyor. Sonuç yine aynı, yarın ne olacağını bilemiyorum. Belirsizliğin içinde kararlı olabilmek buymuş demek. Tıpkı ayın değiştirdiği şekil gibi, her şey an be an, gün be gün değişiyor. Anlıyorum. Yeni ayda.

Ben ayın hallerine göre hareket etmeyi çok seviyorum. Yeni aylar, tıpkı bugün gibi güzel başlagıçların destekleyicisi. Yogada da ayın halleri var. Mesela yarım ay. Yani Ardha Chandrasana duruşu.

- Yok, yok hazırım. Yok, elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Eminim canım. Neden emin olmayayım. Ne oluyorsa, benim dışımda oluyor. Ben tam performans buradayım.


Hayır, değilsin.
www.yogacoop.com sitesinden alındı. 

Ardha Chandrasana. Dengede kalmakta zorlandığım, yarım ay olmayı uzun süre başarmadığım bir duruştu. İlk yoga yapmaya başladığımda, 'zor bir duruş daha vakti var' diyordum. Kendimi zora sokmuyordum. Sonra çabalamalar istediğim gibi sonuç vermeyince, 'neden yapamıyorum' diye kendime sevimsiz yaklaştığım bir hal. Biraz sonra, sol ayakta bir rahatsızlık yaşayınca, aradığım bahaneyi bulmak, 'nasıl olsa zor sol ayağım dinlenmeli' diyerek Yarım Ay’dan ilk uçakla uzaklaşmak. Sağ ayak da  bundan nasibini aldı elbette.

Sağ ve sol yanımız, bizim iki yarımız. Bir tarafımız daha güçlü, bir tarafımız daha esnek. Bir burun deliğimiz daha tıkalı, beynimizin bir yanı daha aktif. Bu sağ ve solları eşit çalıştırmak o kadar önemli ki. Sağ ve solun farkına varmak, oralarla yüzleşmek hem güzel hem de bir o kadar şaşırtıcı.

Sonra Yin Yoga eğitiminde, muhteşem Sarah Powers bu duruşu çalıştırırken (yang akışları işlerken), Ardha Chandrasana’da arka bacağın aktifliğine dikkat çekmişti. Bunu daha önce çok hocam söyledi, ama orada herhalde altını kalemle iyice çizebildim arka bacak aktifliğinin. Ama yine de her seferinde kendimi içinde tam hissedemediğim bir duruş oluyordu.

Kendi pratiğin hiçbir şeye benzemiyor. Dünyanın en en eniyle çalış, nafile güzelim. Sen kendin, kendinle, kendi matında, kendi sessizliğinde de çalışacaksın. Ah ah… Evet. Ve Ardha Chandrasana’yı bu kadar süredir neden yapamadığımı anladım. Yapmaya başlayınca anladım.

Hocaların beden merkezinin neresi olduğunu anlattığı o nokta, artık içte şüphesiz hissedilmeye başlanınca, olayın rengi parlamaya başlıyor. Ben yarım ay duruşunu istediğim rahatlıkta yapamıyordum, çünkü yarım ay duruşu çok rahat bir duruş değildi. Dört dörtlük bir yayılma gerekiyordu bedenin tam merkezinden dört bir yana. Son derece aktif, bedenin arkası kadar önünün de uzamaya devam ettiği, bir bacak yere kök salarken elinin de onla paralel yere yerleştiği, kolunun da gökyüzüyle köklendiği, kendini asla hiçbir noktadan serbest bırakmaman gereken, her yöne akışın gerçekleştiği bir duruş. Sanki bir çemberin içine yerleşmişim, her noktadan temastayım. En ufak bir noktamı serbest bırakma, kolumu yumuşatma, omurgamın uzamasını yarıda kesme, anında dengemi alt üst ediyor. Yarım ay halini aldığında ise, içinde bir tamlık. Bende öyle oluyor en azından.

Bazen tam efor gerekir. Hayat senden bunu ister. İster sağlarsın, ister rahatı seçersin, dengeden şaşarsın. Seçim senin. Efor, senin.

Efor, keyifle de olabilir. Oluyor da…
Sevgiler.

PS: Bu aralar nerede ders veriyorsun sorusu çok sık geliyor. Özel ders vermeye devam ediyorum. Her zaman mail adresimden iletişime geçebilirsiniz.  

8 Nisan 2012 Pazar

Rahat, hazır ol!

Rahat mısın bugün? Ellerin, ayakların güne başlarken nasıl? Peki, ya kalbin? Rahat mı bu sabah, nefesin su gibi akıyor mu yoksa bir rahatsızlık var mı içinde, düşüncelerinde, duygularında?

Rahatlık ve rahatsızlık. Tüm hayat bunun üzerine kurulu. Yin ve yang gibi. Doğum ve ölüm gibi. Ateş ve hava, toprak ve su gibi.

Tüm renklerin en güzel harmanı gökkuşağı ise, gökkuşağı çok rahat bir yer olmalı. Somewhere over the rainbow şarkısında içimde oluşan hissin bir benzeri.

Çocukken, kendi halindeyken, hep rahattın bence. Anne kucağında, etrafa sonsuz, sınırsız bir cömertlikle gülücüklerini saçarken hatta ağlarken de yırtına yırtına ağlarken çok rahattın. Ben öyleydim. Galiba.
Beni besleyen bir kaynakta birkaç dostla pırıl pırıl akan bir şelalenin altında otururken geldi bu konu akla. Rahat-sızlık. Daha önce de rahatsızlık halimi çok hissettim.

Rahatsızlık yoga yaparken, özellike derin twist-bind/ bükülme-birleştirme hareketlerinde karnımda, kalbimde hissedebiliyorum. Duruşa girerken bir merak: Dengemi yakalamak mümkün mü, dirseğimi biraz daha dizin arkasına yerleştirmek ve derin nefesle biraz daha ileri gitmek mümkün mü? Ama çok da rahatsız burası sanki, nefese odaklan falan derken... Duruşta yoğun ve rahatsız hisler, duruş sonrası hele güzel bol twistli/bindlı bir ders sonrası müthiş bir rahatlık, sırtta bir hafifleme, kalıplaşmış noktaların yumuşakça çözülmesi.


Hiçbir çözülme, gelişme rahatlık içerisinde olmuyor. Hep rahatsan, bir gelişme yok. Rahatsızlığın içinde kalmak mümkün mü? Elbette, o günkü gücüne, inancına, haline göre değişir. O  günkü sınırın içerisinde, rahatsızlık içinde kendine nefesle rahat bir yer yaratmaya çalışıyorsun. Bu çalışma öyle önemli ki! Her yere adapte etmek mümkün.

İlk rahatsızlık hali ne şekilde meydana geldi hayatınızda? Ben dışardan gelen kısıtlamalarda bunu ilk hissedebildiğimi düşünüyorum. Oturma, kalkma, yeme, konuşma biçimine müdahale edilmesinden mesela. Elbette uyulması gereken kurallar vardır, uymak belli bir yerdeysen, uyum sağlamak adına çocukluktan büyüklüğe doğru ciddi adımları atarken. Okula uyum göstermelisin, çevreye, aileye, akrabalara. Belki de göstermemelisin, bu da ayrıca güzel bir seçenek.

Öyle içinden geldiğin gibi davranamazsın başta. Davranmamalısın. Bir merkez var ya, dışlanırsın. Dışta olmak pek hoş görülmez. Burası ayrı konu. Ama bir yerden sonra bir iki minik kural, tüm ruhunu, benliğini ele geçirmeye kalkışıyor. “Ben ne isterim”den ziyade, “çevrem, annem/babam, komşular nasıl bir ben ister”e dönüyor yaşam. Nasıl gözüksem dışarıdan, nasıl konuşsam, ne giysem…

“Kızım babanı rahatsız etme”, “Yüksek sesle konuşma komşuyu rahatsız etme” derken, rahatsızlık hissi yanlış kavramlara yol açıyor. Samimi bildiğin bir arkadaşın, akraban “Rahatsız etmeyeyim seni” der, karnı acıkır, rahatsızlık vermemek için “tokum” der. Rahatsız bu değil bence, başkasına verilen değil, kendine verdiğin his.

Kendin olmak yanlış bir şey değil. Kendin olmak en büyük rahatlık. Maskesiz bebek suratına zamanla her yıl tek tek taktığın maskeleri arkasındaki seni bilmek, bunu yaşamak en büyük rahatlık. Herkesin kendini istediği gibi ifade etmeye hakkı var. Yaş ilerledikçe, yer ve mekana uygun olarak kullandığımız ve görünmez sırt çantamızda taşıdığımız maske sayısı artıyor. Sırtımızda çoğu zaman anlam veremediğimiz yükler bu yüzden oluşuyor. Ağırlık ağrıya dönüşüyor. Ara sıra güzel sırtımıza yüklediğimiz çanta ağırlığı kontrol etmek şart.  Ve hatırlatmalıyız kendimize: “Kendimi olduğum gibi ifade etme hakkına sahibim.”

Topluma, çevreye ya da neyse adını koyduğunuz kriter merkezi, ona kendini sevdirmekten, kabul ettirmekten çok, insan kendi kendini sevmeye önem vermeli. Kendi rahatsızlığımıza dönüp bakarsak, orada rahatlığı yakalarsak ne sevimsiz kişiler, ne de mekanlar bizi eskisi kadar zorlamaz. Tıpkı ters üçgen duruşunda uzunca kalmayı araştırır gibi, kendimize bir iki nefesle rahatlık anları yaratır geçeriz. Hep rahatı seçmek, rahatsızlık alanını terk etmek ise yaşamın akışını, dinamiğini öldürüyor. Yaşam yaşam olmaktan çıkıyor. Her ne geliyorsa, geçiyor ya! 

İyi pazarlar. 

4 Mart 2012 Pazar

Kurşun kalemle tadasana

Önünüzde boş bir kağıt olsa, siyah beyaz bir karalama da mümkün, daha geniş renk cümbüşünden bir buluşma da. İkisi de şart beyaz sayfalarda. Rengarenk olan bir ülke, gün gelir renklerini kaybeder ya, bir süre ben de renklerimi bıraktım bir köşeye. Daha canlı, fosforlu kalemler yerine, sadık kurşun kalemime ve kağıttaki boşluklara bıraktım kendimi.


Pasteller bile pek içimden gelmedi, kurşun kalem iyiydi, etkiliydi, derindi, silinir diye bilinirdi, silinmezdi tonu 2B, 3B ya da daha koyuysa. Siyah beyazın hissiyatı farklıdır renklilere göre. Daha bir romantik, belki melankolik ya da nostaljik. Sadece iki renk ve bunların ara tonları vardır, ne bir kırmızı ne bir sarı bulunamaz. Güzeldir siyah beyaz ama bir yere kadar!


Önümüzde her gün boş bir sayfa var. Ben aslında hayatı daha çok boyama sayfalarına benzetiyorum. Çocuk boyama kitaplarında şekiller bellidir, örneğin bir ayı, kafasında fiyonk, elinde balı. Kağıtta boşluk da vardır, sınırlar da bellidir. Sen o ayıdan yapabileceğini yaparsın, o ayı kelebeğe dönüşebilir de ama yine o sayfanın içinde kalır.

Renkleri sen seçersin, boyayacağın mekan, vakit bellidir. Ayının yanında dışardan gelen hediye ya da kazara renkler de olabilir. Değişebilirlik, ucu açıklık vardır, ama asla değiştiremeyeceğin şeyler de! Kader, karma, seçimler, sonuçlar. Hepsinin belirli bir formülü var, öyle kimsenin çözdüm, biliyorum, tamamdır diyemeyeceği bir sistem. Adalet diye kafanda koyduğun anlayış ile hayatın adalet anlayışı da birbirinden farklı işler. Bütününde kabul etmek, en güzel renkleri seçmeyi kolaylaştırıyor. Ne olursa olsun kabul. Hayat…


Fotoğraf: www.ashtanga-yoga.eu sitesinden alınmıştır.
Kendimi bir gözlemci olarak hissediyorum, son birkaç aydır bu tavan yaptı. Aralık, Ocak, Şubat. Elim kolum bağlı gibi kaldığım olaylarda, hayat bana bağıra çağıra dur ve izle, gözlemle dedi. Öyle bir dedi ki, kımıldamadım, saygı gösterdim bayılmasam da. Düğüm düğüm olmuş durumlar çözülmeye başlarken, şaşkınlığım, hayata olan hayranlığım suratıma zaman zaman sert, çoğu zaman yumuşak geri dönüşler bıraktı. Yaptığım tek şey Tadasana. Duruyorum, dengemi korumaya çalışıyorum uzun dağ duruşlarında. Çünkü eğilimimiz var, yaslanmaya, sarılmaya, küçük bir çocuk gibi kucağa atlamaya. Taşısın bizi bir şeyler. Yeter ki yürümeyelim fazla. Şımarmak da güzel, ama tekrar ayaklarının merkezinde kalabilecek misin? Her şey değişebiliyor hayatta. Her şey geçici, eninde sonunda. Dış değerlerle, maddiyatla, iç değerlerini, maneviyatını dengelemek tüm metinlerin ana fikri aslında. Şifa burada.

Yoga yapmadan önce reiki ile tanıştığımda yıl 2006, ki çok uzak konulardı benim için, hayatıma yumuşacık bir el değmiş gibiydi. Kendi elim olduğunu anlamam, hayatla yeni yeni sohbete başlamam mucize etkisi yaratmıştı, birçok kişi de aynı şeyi deneyimlemiştir belki. Bugün anlıyorum ki, mucize denilen şey; süreci, hayatı anlamak. Tadasana yani dağ duruşu, nasıl da ayaklarını derinleştiriyor, duygularına minik yoldan geçiş sağlıyor. Minik yollar kocaman denizlere ulaşıyor.

Neyin nereden geldiğini, “oh bitti artık refaha erdim" gibi bir halin mevcut olmadığını, üzülmenin, aldatılmanın, kandırılmanın, başarısız olmanın, ölmenin, kaybetmenin hayatın bir parçası olduğunu anlamak ve bunlara gösterebileceğin tepkilerde dozu ayarlamak, madalyonun diğer yüzü gelince de bunları da olduğu gibi kabul etmek, şükretmekti hayat. Hayat bir mucizeydi. Her yeni sayfada, her yeni ayda, günde, anda, nefeste bu bilinmeliydi. İster kurşun kalemle, ister fosforlu maviyle. Reiki sonrası yaşananlar, yoga ile de tanışınca, kaynaşmaya başlayınca yeniden bana o zamanları hatırlattı. Tadasana’da bunu daha çok görüyorum içimde, içimdeki denizde.

“Neden o okuldaydım?” , “Neden orada çalıştım?” gibi pişmanlık içeren soruları sorduğumdaysa eskiden (bu benim için geleneksel bir tavırdı, olmazsa olmazım), hepsinin bir nedeni vardı. Ama en çok etkili olan mekanlar, görevler değildi, tanıştığım insanlardı. O okulda olmasam, o gün çok da benim için yakın olmayan, ama şu an dünyanın neresinde olursak olalım kalben sevdiğim arkadaşlarım, can dostlarımla, dolayısıyla reikiyle ve hatta hatta yogayla tanışamazdım.

Hepimiz okyanus içinde bir su damlasıyız diyorlardı, anlam veremezdim. Bugün bunu hissediyorum. İnsan böyle kendini harika ve bütün görüyor. Dostları, kalbi, paylaşımları. Süreçler ne olursa olsun. Etrafımda gördüklerim, gözlemlediklerim, şahit olduklarım beni bu aralar zenginleştirdi. Bir ağ gibi örülüyüz, ister gör ister görme. Bir sürü dağlar var toprakların üzerinde. Bazısı kocaman, bazısı daha minik. Biri titrese, biri ağlasa ya da gülse, paylaşıyoruz, destekliyoruz, onarıyoruz ihtiyacı olan yanlarımızı. Yalnız değiliz, bütünüz. Ve öyle hassas bir denge var ki, tüm kıymetli, güzel şeylerin içinde, merkezinde durmak ayaklarında dengeni hissetmek en önemlisi.


Bu yüzden belki tadasana, ağaç duruşu çok önemli yogada. İlk kez yogaya başlayanlar sıkılabiliyor genellikle. Duruş gibi gelmiyor, her ayakta duruşunu tadasana sanabiliyor veya öylesine ayaktayım sanıyor geçmek istiyor biraz daha hareketli, zorlayıcı bir duruşa. Ama hayır. Asıl zor olan tadasana. Dağ gibi olmak. Ayaklarının üzerinde, güçlü, köklü, kalabilmek. O anda bakabilmek kendine. Kaçmadan, yargılamadan ve kalmak. Gelip geçen havanın seni yıkmasına izin vermeden. Hem içten hem dıştan.

Ara ara sizin de içinde yer aldığınız sayfanın rengi sıkıcılaşmaya başlıyorsa, göz atın büyük resme. Bir iki dakika kapamak gözleri ve yeniden sayfaya bakmak. Renk tonlarını ayarlamak mümkün. Kurşun kalem elime, tadasana ayaklarıma, ikisi birden ruhuma iyi geldi. Belki pastel tonlara değerim. Yakında…


2 Şubat 2012 Perşembe

Meditation-Mob

Harika şeyler oluyor hayatta. Daha kalabalık kitlelerce yapılıyor yoga, meditasyon. Türkiye halen azınlık halini sürdürüyor bu konuya yabancılığında, ancak bunun zamanla yayılacağı potansiyeli biliniyor, hissediliyor. Sabır, süreç hayatın her köşesinde karşımıza çıktığı gibi bu konuda da baş gösteriyor.

MedMob- Meditation Mob, yani meditasyon çeteleri olduğunu biliyor muydunuz? Okuduğum bir haberde karşıma çıkan bu güzel eylem dünyanın birçok yerinde gerçekleşmiş, haritaya bakıldığında Türkiye boş gözüküyor. Neden burada da yapılmasın dedim ve bunları yazmaya koyuldum.

Dünyanın birçok noktasında gerçekleşen meditasyon da, özellikle şehrin kalabalık meydanları seçiliyor: Bir saat boyunca sessizlik meditasyon yapıldıktan sonra ise, "soundbath" diye adlandırılan 11 dakika süren bir ses banyosu yapılıyor. İstenilen bir mantra ya da sözcük (bir, huzur vs.) söyleniyor.


"Give meditation a try, it's not what you think/ Meditasyona bir şans ver, tahmin ettiğin şey değil" sloganını ayrıca beğendiğimi belirmeliyim. 

Buna Türkiye'de izin verilir mi, sorun çıkar mı gibi bulutlu düşüncelere zihnimi yönlendirmeden, olursa çok da güzel olabileceği fikrini hissediyorum. Belki ilgilenen yoga merkezleri buna öncülük edebilir. Havaların ısındığı bir günde, Galata Kulesi'nin altında, Taksim veya herhangi bir meydanda gerçekleşse, nasıl olur?
Bence harika...

Daha fazla bilgi için: http://www.medmob.org/


24 Ocak 2012 Salı

Yumuşattın beni kar...

"Kar taneleri bahçeye düşerken, dört adet serçe de benimle birlikte manzarayı izliyor. Tüm doğa sessizlik içinde, hem de İstanbul'un orta yerinde, şaşılacak şey ama sessizlik işte. Her şeyi mümkün kılıyor. Soğukluk artınca, beyaz puflara dönüşen damlalar inadına yavaşça yere iniyor, arkamda sınıf savasanada. Bir bitiş, bir başlangıç yine o nokta. Her şeyin tam olduğu bir hiçlik. İlginç bir deneyim ve güzel bir gün."


Yoga başlangıç kursunun başladığı gün karalamışım yine defterime, kar yağmıştı, bu kış ilk defa bu kadar yakın izliyordum beyaz tanelerini. Ders boyunca arkamda harika bir dekor oluşturdular, ben ise ancak arkama dönünce karşılaştım. 

Bazen güzellikleri görmek için başın, bedenin yön değiştirmesi gerekiyor. Her gün gözler aynı yönde, aynı açıda kalınca, dekor tek yönden algılanıyor, kaçan detaylar mucizeleri kaçırmak gibi olabiliyor. Harika ve tanıdık enerjilerden oluşan bir sınıfla buluştum. Güzel bir çember gibi tamamlandı, kapandı halka. Birkaç haftalığına beni beslemek, enerjimi paylaştıkça arttırmak için. 

Neye ihtiyacın varsa onla karşılaştığına inanır mısın? İyi ya da kötü diye etiketlemeden. Sanırım bu haftalarda ihtiyacım olan enerji neyse o sardı etrafımı. Biraz pamuklara ihtiyacım vardı, ısınmak, rahatlamak, kendimi "evimdeymiş" gibi hissetmek için. O yüzden pamuk gibi oldu her şey. Dikenlerden yorulunca, pamuklar iyi gelir ne de olsa. 

Belki hayatta ders almamız gereken durumlar da, tam olarak ihtiyacımız olandır. Yaşanması gereken, yaşamaya hazır olduğunda, altından kalkabileceğin kapasitedeyken buluyor seni. Baktı ki voltaj düşük, hayatta arttırman için sana kar gibi pamuklar sunuyor. Bir sonraki derse hazır ol diye.

Daha önce verdiğim derslere farkla, yoga felsefesine değiniyoruz derslerde. Uzun sohbetlere dönüşüyor, yoganın sekiz basamağı. Yoganın bir bütün olarak ağaca benzetilmesi, toprağın altındaki köklerden başladık biz de. Kök yani yamalar, gövdesi olan niyamaların hayatımızın her anına yayılışı, onların içsel, dışsal olarak araştırılması insanın aklında bir sürü minik ışıklar yakıyor. Her üzerine düşünme, "ne kadar da doğru" cümlesini ekletiyor ardından. Daha önce üniversitede altı yıl boyunca derslerine girdiğim çok sevdiğim hocamın, bugün yoga dersimde öğrenci olmasını deneyimlemek ayrı bir keyif. Ne kadar çok şey paylaşıyoruz, ama temelinde paylaşıyoruz. Zaman geçiyor, değişim sürüyor, paylaşmak ise bitmiyor, bu durumu çok seviyorum.

Ejderha yılına girdik gökyüzündeki yeni ay ile birlikte. Güzellikler getirsin, 
sevgiler. 

8 Ocak 2012 Pazar

Kedim beni niye öptü?

Havanın gri halinin arkasında biraz mavilik var, hafif bir pembelik pudra gibi. Yağmur damlacıklarının arkasında da tazelik var. Kış sabahları uyanmak, bir yaz sabahına benzemiyor. Yağmurun tazeliğini hissetmek için dışarı çıkıp yürümek yerine, ancak pencere derinlemesine açılıyor. Zor kalkıyor insan yataktan, dışarısı soğuk, bir tembellik çöküyor inceden üzerimize, demek ki bundan yatılıyormuş kış uykusuna.

Doğaya öykünmeye kalkmak yaşadığımız bu zamanda mümkün olmuyor ama. “Bana işleri baharda çiçekler açınca yollayın patron, kış uykusundayım” diye bir email atmak imkansız.



Yoga pratiği de kendini tembelliğe bırakmakla bırakmamak arasında insanı zorlayabiliyor. Sanki omuzlarımda bir melek, diğeri de şeytan ve çizgi filmden çıkmışçasına tartışıyorlar. “Hayır biraz daha uyu, yarın yaparsın pratiğini, boşver…”, üzerinde beyaz kıyafeti olan ise “ olur mu, yoga pratiğini her gün tekrarlamalısın, 48 saat içinde beden üzerinde etkisi geçiyor pratiğin, kalk” diyor.

İlk başlarda çok okuyarak yoga hakkında daha çok bilgim olabilir sanmıştım. Zamanla pratiğin gerçeği, yazılı bilgiyi mantıken geçtiğini görmek zor olmadı. Matın başında neler oluyor? Okumakla bir mi? Değilmiş, olamazmış, o zaman aç matını salona.

Hatha Yoga duruşlarında hep doğaya bir öykünme vardır. Her duruşun içinde bunun hissini yaşamak, derinleşmek mümkün olabiliyor. Güçlü bir dağ, köklü bir ağaç, bir balık, bir çekirge ya da bir yılan… Özüne dönmek, doğaya dönmek, yeniden ölmek ve doğmak gibi her nefes alış ve veriş duruşlarda. Ben dün bir balık oldum. Şöyle ki:

İki kedim var. Bu aralar internette kediyle güneşe selam yapan bir video sıkça dolaşıyor, bana da soranlar oldu, benzer haller yaşanıyor mu diye. Benim kedilerim daha çok matımda tırnaklarını rahatlatmaktan ve bana hatıra olsun diye izlerini bırakmaktan hoşlanıyorlar. Genelde aynı odada olduğumuzda ve ben yoga yapıyorsan, beni sakince izledikleri oluyor. İki kedi olunca hareketli anlar, matı keşfetme süreci vs. yaşanabiliyor. Dün çok ilginç bir an yaşadım: Pratiğimin sonlarına doğru, yerde uzanıp balık duruşuna girmiştim ve gözler kapalı bir şekilde birkaç dakikalığına yerleşmiştim. Bir anda Winston gelip beni yanağımdan öptü. Öptü derken minik bir yakınlaşma yanağıma doğru, yumuşacık bir temas. Çok tatlı bir andı. Bunun özellikle balık duruşuna denk gelmesi bir tesadüf olamaz sanırım. Suda yüzen bir balıkken, bir kediyle karşılaştım.


Ve bu aralar biraz heyecanlıyım. Gelecek cumartesi günü güzel bir kursum başlayacak. Hem ilk defa yoga yapanlara yönelik, hem de bir dönem yapmış ve ara vermiş, tekrardan başlamak isteyenler için temel bir Hatha Yoga başlangıç kursu olacak. Sadece pratik uygulama değil, aynı zamanda felsefesine de değineceğiz. Heyecanlıyım, güzel bir katılım olması dileğim. Kurs beş hafta sürecek, cumartesi günleri 11’de buluşuyoruz. İlgilenen herkesi bekliyorum. Bilgi için: Yaşam Yolu.

Tembelleğin ağır basmadığı, soğuk günlerde içinizin hep sıcak kaldığı bir Ocak ayı olsun.
Sevgiler.


19 Aralık 2011 Pazartesi

Öz hep öz

Bir sayfa kapanmaya hazırlanıyor, yepyeni bir defter açılacak sanki. Temiz. Kirletilmemiş. Bir şeylerin devamı gibi, ama her yıl kendi içinde yeni, kendi içinde yaşanılmamış. Büyüyor gibiyiz, yaşlanıyor, eskiyor, yoruluyor, ara ara böyle oluyor. Ama bir yandan deneyim kazanıyoruz, olgunlaşıyoruz, hayatı biraz daha yaşıyoruz. Hayat bize yeni yılda neler getirecek, bir beklenti, bir umut hatta binlerce. Değişen ne var, mevsimler, dış bedenler dışında diye soruyorum kendime. Özümüz? Öz hep öz.

Öz, zor bulunası bir nokta ama herkesin içinde mevcut. Çiçeğin, filin, yaprağın, kalemin. Öz, her yerde, herkeste var. Ona yaklaşmak nasıl oluyor, kaç kez deneyimledim bilmiyorum ama oluyor ve acayip bir his.

Yoga yapmaya başlayınca, ilk başlarda harika etkiler alınıyor bunu kabul ediyorum. Daha güzel bir uyku, daha çok hayat enerjisi, daha az sırt ağrısı, daha az stres. Ama aslında özünü tanımaya başlıyorsun, artık kaç sene geçtiyse üzerinden, buluşamadığın o özünle yakınlaşmaya, koklaşmaya, hesaplaşmaya başlıyorsun. Kendini tanıma, kendini bilme bence en güzel hediyelerden biri yaşamın kendisinden sonra. Öylesine olmasını istemezdim ben çünkü, öylesine gelip öylesine gitmek. Bilmek isterdim kendimi, en azından o şansı yakalamak istedim. Şansım benden yana oldu bu sebeple.

Kalıcı olan ne, geçici olan ne? Bir an için “amaan ölümlü dünya” demek, sonrasında yine aynı eylemleri, düşünce kalıplarını tekrarlamak, bu durumun içinden çıkamamak çok basit bir denklem. Maddiyat ile maneviyat arasındaki hassas dengeyi yakalamak, asıl denge, asıl yin&yang bizzat orada.

Özüne belki uzaktan, belki bazen aynı noktadan erişme şansı gerçekleşince, takılan maskeler, öğretilen kalıplar, önyargılar bir vazo gibi kırılıp dökülüyor sanki. Hayatın muhteşem ikilemini kabul etmekten başka bir şey yok fikrini ilk duyduğumda afallamıştım. Hastalık var, ölüm var, acı var. Bunları yokmuş gibi davranmak, uyumak, uyuşmak ve aynılarının tekrarından başka bir şey değil. Ama tüm bu değişen dış dünyamız, bedenimiz dışında değişmeyen ne var? Orayı bulunca, dışarısı da o kadar kabullenemez, inkar edilemez olmuyor. Özümüz değişmiyor, ne olursa olsun. Özümüzden farklı gibi olmayı zorlamak, kendimizi hırpalamak yerine, özümüzde kalmak sonsuz huzur. Çok severek yaptığım bir görselleme meditasyonunda olduğu gibi, sanki içimizde kocaman çiçeklerle dolu, yemyeşil bir bahçe var. Ve tam ortasında oturup, harika bir manzarayı seyre dalarken hissettiğin keyif, güvence ve huzur hissi gibi. O bahçe kendi içimizde bir nokta, ve her zaman oraya dönebiliriz, bu hissi özümüzde yakalayabiliriz. Belki… Zamanla…

Yeni yıla girmeden tekrar yazı yazarmıyım bilmem, bilemem. Bu yüzden yeni yılda kendinize ya da sevdiklerinize hediye almak istiyorsanız, ama aklınıza pek bir şey gelmiyorsa bir iki öneride bulunmak istiyorum.


Dört kitap önerim var:
1) Bhagavad- Gita, Maharishi Manesh Yogi/ Sistem Yayıncılık

2) Gündelik Hayatın Tao’su, Derek Lin/ Pegasus Yayınları

3) Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır, Ahmet Şerif İzgören/ Elma Yayınevi

4) Yol’un üç büyük özelliği, Je Tsongkhapa, Yorumlayan: Dalai Lama / Okyanus Yayınları



Bir adet muhteşem Ajanda önerim var: Herkes için her yerde Yoga Ajandası/ Sistem Yayıncılık, ajandanın tüm geliri Van depreminde zarar gören 100. Yıl Üniversitesi’ne bağışlanıyor. Ajandanın içinde beni de bulabilirsiniz.



Yılbaşı ağacınızı değişik şekilde süslemek veya ağzınızı tatlandırmak için ise sevgi dolu yılbaşı kurabiyelerini öneriyorum. Cookie Love sitesini inceleyebilir, cookieelove@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

Gönlünüzce bir yıl diliyorum, hayalleriniz gerçek olsun.



Sevgiler.